dibini gördüm yaşamın, küçük çakıl taşlarından ibaretmiş...

Korku İnsanların Yetersizliğidir

Elimdeki çubukla toprağa resimler çizip duruyordum. Ağabeyimi arkama alarak, çizdiğim resimleri bozmasını engelliyordum. Ben, toprağa evler çizdikçe benden dört yaş büyük olan ağabeyim çizdiğim evleri, ağaçları ayaklarıyla haylazca bozuyordu. Bu durum aramızda çekişmeli bir oyuna dönüştü. Çizdiklerimi bozdukça kahkaha atıyor ben de ona katılıyor, bir yandan da mızmızlanıp oyunu başa alıyordum. Tâ ki babam,

 

-Hadi çocuklar, gitme zamanı, diyene kadar.

 

Babamın seslenişini duymuştuk ama hâlâ oyunumuza devam ediyorduk. Bu kez de annemin,

 

- Çocuklar geç kaldık, gelin artık! Deyişiyle, oyunumuzu kestik. Annem, bir taraftan üstümüzü silkeliyor, bir taraftan da söyleniyordu.

 

-Sizi yaramazlar sizi, girin bakalım içeri…

 

Karavana geçtik. Minik lavaboda elimizi yıkarken bile durmayıp ağabeyimle birbirimize su sıçratıyorduk.

 

-Etrafı ıslatıyorsunuz ama!

 

Annemi duyduğumuz yoktu. Babam karavanımızı çalıştırmış harekete geçmiştik bile.

 

-Nereye gidiyoruz anne?

 

-Soru sormak yok! Yemeklerinizi yiyin bakalım.

 

Annemle ablamın hazırladığı yemeği afiyetle yiyip televizyonun önündeki kanepeye geçtik. Ablam da bize katılmış, televizyonun kumandası için kapışmaya başlamıştık. Annem bir taraftan halimize gülüyor, bir taraftan da bizi ayırmaya çalışıyordu. Sonunda bizden vazgeçip ranzasına çekildi…

 

Nereye gittiğimizi bize söylemiyorlardı. Herkes yolculuktan memnun görünüyordu. Ağabeyimin ve ablamın ruh halini merak ediyordum. Kendi ruh halime gelince, yolculuğun beni bir hikâyeye, bir şeylere hazırladığını biliyordum. Yolculuğumuz saatler sürüyor, arada bir babamın belirlediği yerlerde duruyor, gıda ve temizlik malzemeleri satın alıyorduk. Doğası güzel yerlerde, su kenarlarında, dağ başlarında, kuytu yerlerde durup yemek yiyorduk. Durduğumuz yerleri izlemek, tabiatı dinlemek harika şeyler hissettiriyordu. Gittikçe dinginleşiyor, kendi kabuğumuza çekiliyor, dakikalarca konuşmadığımız oluyordu.

 

Akşamüzeriydi. Annem uykuya geçmiş, ağabeyim ve ablam ders çalışıyorlardı. Babam yaşımıza, eğitimimize uygun kitaplar almıştı. Her birimizin ayrı ayrı defteri, kalemi ve günlüğü vardı. Karavanımız adeta bir yaşam, bir eğitim ve yolculuk mekânıydı. Annem dâhil hepimiz hissettiklerimizi, gördüklerimizi, yaşadıklarımızı defterlerimize not alıyorduk. Bu, babamın hepimize vermiş olduğu bir görevdi. Ağabeyimle bir ranzayı paylaşıyorduk. Ben ranzanın üst katındaydım.

 

Güneş batmak üzereydi. İki tarafı, kavak ağaçlarının kilometrelerce dizili olduğu bir yoldan geçiyorduk. Sıklıkla dizilmiş kavakların arasından güneş, hızımıza oranla saniyede bir yüzüme vuruyor, içerdeki sessizlikle mayışmış dışarıyı izliyordum. Hayatımda görmediğim bir köyün içerisindeydim. Tüm köy evleri kırmızı toprakla sıvanmış, yuvarlak oyuklu tahtalarla çevrelenmişti. Çatısız evler, çift pencereli ve tek kapılıydı. Tek düze yapılmış evlerin ortasında bir köy okulu vardı. Ortalıkta hiçbir insan yoktu. Köy, çok ıssızdı, hayalet görünümündeydi sanki. Sırtı dönük, tahminen on-on iki yaşlarında bir erkek çocuğu evlerin arasından okula gitmeye çalışıyordu. Okula geciktiği telaşlı yürüyüşünden belliydi. Sırtında siyah, deri bir çanta taşıyan çocuğun önüne, birden bire köyün korkulu rüyası olan Bozbaş isimli köpek çıktı. Köy muhtarının “Deli Köpek” lakaplı Bozbaş’ı genelde bağlı dururdu. Çocuklar, o, bağlıyken bile evin önünden geçmeye korkardı. Nasıl olmuşsa bu deli köpek zincirinden kurtulmuş, çocuğun önüne fırlamıştı. Çocuk avazı çıktığınca bağırıyor, sağa sola koşuyor ama bu iri yarı köpekten kurtulması mümkün görünmüyordu. Bozbaş, havlamalarla önünü kesiyordu, çocuk da çantasını sağa sola savurarak kurtulmaya çalışıyordu. Gözleri fal taşı gibi açılan köpek, avını biran önce yakalamak için havaya atlayıp duruyor, çanta darbeleriyle bir adım geri, bir adım ileri savruluyordu. Ağzından salya akan köpek, son bir hamleyle çocuğun üstüne atlayıp, çocuğu omzundan ısırdı. Çocuğun çığlıklarını duyan öğrencilerin her biri okul kapısından, penceresinden fırlayıp çocuğu kurtarmışlardı.


Birden bire bir çığlık attım. Babamın ani fren almasıyla ranzadan düşmemek için zor tuttum kendimi. Annem büyük bir hızla beni ranzadan indirmiş, kardeşlerim başıma üşüşmüş, sol omzuma bakıyorlardı. Giydiğim eşofman yırtılmış, yırtığın olduğu yerden kanlar sızıyordu. Babam karavanı durdurmuş yanımıza gelmişti bile.

 

-Neler oluyor?

 

-Bilmiyorum dedi, annem. “Uyuya kalmışız, Arda’nın çığlığıyla fırladık. Omzuna, omzuna ne oldu oğlum?” Ben bu soruya cevap veremez haldeydim. Vücudumun buz kestiğini, rengimin kaçtığını, annemin kaygılı bakışlarından anlıyordum. Babam omzuma bakıp, yarama dokundu.

 

-Bu bir köpek ısırığı, ne demek bu şimdi?

 

Annemin içirdiği bir bardak su ile yavaş yavaş kendime geliyordum.

 

-Ne oldu Arda, anlatır mısın?” diye sordu babam.

 

Ne olduğunu bende anlamamıştım. Pencereden dışarıyı izliyordum, gördüğüm düş müydü, gerçek miydi anlamış değildim. Omzumdaki yarayı da anlamamıştım zaten. Yatağa doğrulup gördüklerimi, köy yerini, çocuğu, köpek saldırısını bir bir anlattım. Olup bitene bir anlam veremedik. Omzum kanıyor, acı çekiyordum. Beni saran babamın kolları arasında bir yaprak gibi titriyordum. Bir süre sonra, babam titrek bir ses ile aynı olayı on yaşındayken yaşadığını söyledi. Sağ omzunu açıp bize gösterdiğinde hayretler içinde kaldık, omzunda dört diş izi vardı…

 

Günlerce korkuyu konuştuk. Babam, bize korku üzerine bilmediğimiz birçok şey anlattı. Artık hepimizin korku hakkında fikirleri vardı. Annemin en büyük korkusu, herhangi birimize kötü bir şeyin olmasıydı. Bunu yıllarca içinde saklamış, defalarca rüyasına girmiştik. Ölüm korkusunu konuşup kendimizi, en başta da annemizi rahatlatmaya çalıştık. Ağabeyim,

 

-Korku insanın yetersizliğidir. Hem doğa hem insan unsuru tehlikelidir. İnsanlar bedenen ve ruhen güçsüz kaldıkları için korkarlar. Yıldırımı, depremi, seli, kışı korkutamayız ancak ölmediysek onlara alışırız. İnsanlara gelince korktukları için korkarız. Karşılıklı korkuyu büyütür, besleriz diyordu.

 

Haklıydı, çünkü her insanın niyeti aynı değildi. Her insanın yaşama imkânı, fikri ayrı ayrıydı. Bu farklılıklar insanı birbirine karşı savunmaya zorluyordu. Savunma esnasında kabalaşabilir, incitebilir, incinebilirdik. O zamanlar bu düşünceleri idrak etmekte zorluk yaşıyordum elbette ancak çok iyi bir dinleyiciydim. Ne demek istediklerini uzun yıllar sonra anladım. Ablamın düşüncesi ise içimizde korku olmadığı ile ilgiliydi;

 

-Korkuyu sonradan öğrendik. Herkes bağımsız ve kendi doğasında yaşıyor olsaydı hem insana hem doğaya alışır, korkusuzca yaşayabilirdik.

 

Onun düşüncesi bizce güzeldi; ama uçuktu. Çünkü bağımsız yaşamaya alışık değildik ya da treni en başından kaçırdığımız için artık birbirimizin gölgesinde yaşamaya mecburduk. Bundan vazgeçebilmek için yeni bir uygarlığın başlaması ve bizim uygarlığımızın da son bulması gerekirdi... Ben hepsinden küçüktüm, dediklerini çok iyi algıladığım söylenemezdi. Benim korkum, yaşadıklarımdan öte, babamın yaşadıklarını hissetmek ve bedenimde izini görmüş olmaktı. Peki, babamın korkusu neydi?

 

Harika bir gölün kenarında mola verdik. Babam bize ızgara yapacaktı. Ağabeyim gölün kenarında oturmuş, suyun içinde yüzen sülükleri izliyordu. Arada bir elini suya daldırıp sülük yakalamaya çalışıyor ama kaygan sülükler elinden kayıp gidiyor, “tüh be!” diyerek hayıflanıyordu. Ablam bir tepeye tırmanmıştı. Onun işi gücü kuşlar, böcekler, kelebekler, çiçeklerdi. Eline aldığı bir uğur böceğini dakikalarca inceler, böceklerle konuşur, şefkatle hissedilmeyi beklerdi. Çiçeklere çocuk muamelesi yapardı. Kitaplarının, defterlerinin sayfaları arasında her renkten kurutulmuş çiçek görmek mümkündü. Birinde, deniz kenarında topladığı renkli taşları ve kuruttuğu çiçekleri kartona yapıştırıp çiçek sepeti haline getirdi. Babamın,

 

-Yemek hazır, toplanın çocuklar! deyişiyle hepimiz toplanmıştık.

 

Doğayla baş başa yemek yediğimiz vakitlerde, babam konuşmayı bize yasaklamıştı. Bu artık giderek bir alışkanlığa dönüşmüştü. “Yemek yerken ne yediğinizi hissedin, yediklerinizin tadını ancak o zaman anlarsınız” derdi. Yediklerimizin rengine bile odaklanırdık. Domatesin kırmızısı, maydanozun yeşili, ayranın beyazı bu kadar renkli ve ayrı tatlardaki yiyeceklerin bize hissettirdikleriyle yemek yeme zamanı en keyifli anlarımızdan biriydi. Babam hissettiklerimizi öğrenmek için bize sorular sorardı. Annemin bu günkü menüye yorumu harikaydı. Gözü karşı tepedeki yeşillikte, kadife sesiyle,

 

-Çimenlerin arasında karıncalar yuvalarına yiyecek taşıyordu. Ben de yuvanın kapısında, yeni keşfettiğim bir yiyecekle durmuş, tüm karıncaların içeri girmesini bekliyordum. Karıncalar yükümün büyük olduğunu gördüklerinde hızlandılar, işlerini bitirip yardımıma geldiler. Birlikte yeni yiyeceğimizi içeri taşıyıp yuvamızın kapısını kapattık ve yemeğe oturduk. Annemin bu yorumu hepimizi kahkahaya boğmuştu.

 

-Ah annem, dedi ablam, “hayalinde bile annelik yapıyorsun, oldu mu şimdi?”

 

-Olur, kızım neden olmasın?

 

-Sen neler hissettin kızım, diye soruyu ablama yöneltti babam.

 

-Az önce şu tepede kelebekleri izledim. Ben bir kelebek olmuştum. Sarı bir papatyadan besleniyordum.

 

Karanlık çökmek üzereydi.

 

-Hadi yuvamıza…  Dedi, babam.

 

Karavanımıza çekildik. Babam her seferinde ön tarafa, yanına bizden birini alır, sıkıldığını ve sohbet etmek istediğini söylerdi. Babamın yanında en çok ben oturmuştum, en küçükleri olduğum için beni kayırdığını sanmıştım.

 

Arabayı durdurmuş, tam uykuya geçmiştik ki, ablamın ağlamasıyla uyandık. Bu ağlamaktan öte çocuk gibi zırlamaktı. On sekiz yaşındaki olgun kız gitmiş, yerine yedi yaşında küçük bir kız çocuğu gelmişti adeta. Bir türlü susmayan, avazı çıktığı kadar bağırarak ağlayan ablama, annem bir tokat indirdi. Gözleri fal taşı gibi açılan ablam neye uğradığını şaşırmış, bir eli tokat yediği yanağında, küçük bir kızın ses tonuyla,

 

-Bana niye vurdun öğretmenim?” Dedi.

 

Annem onun yatışmasını beklerken bir taraftan kucaklamış, bir yandan da attığı tokadın vicdan azabıyla ağlıyordu.

 

-Kusura bakma kızım, mecbur kaldım, susmuyordun, hepimiz çok korktuk. Ne oldu, rüya mı gördün kızım, anlat hadi.

 

Ablam hepimizi ürkek bakışlarla süzüyor, konuşmak için ağzını açıp kapatıyor, ağzından çıkacak ses tonundan ürküyordu. Uzun uğraşlarımız sonunda biraz toparlanan ablam,

 

-Bilmediğim bir ailenin kızıydım, onları anlamıyordum. Onlar da beni anlamıyordu. Derdimi, korkumu, üzüntümü anlatamıyordum. Bana siyah bir önlük, beyaz bir yakalık takıp okul dedikleri bir yere yolladılar. Herkes ve her şey karaydı. Önlükler, duvarlar, yazı tahtası, tebeşir her şey karaydı. Herkes bir şeyler konuşuyor ama ben anlamıyordum. Otuz-kırk kişilik bir sınıfta böcektim sanki. Öğrenciler, “öğretmenim!” diye bağırırken ben de onlara eşlik ediyordum ama bana bakıp gülüyorlardı. Öğretmen parmaklarını hızla sallayıp, “kızım, öğretmenin diyeceksin!” diye, bağırdı. Tekrarladım ama yine de bana güldüler, ne yaparsam yapayım bana gülüyorlardı. Zil çaldı, herkes dışarı çıktı. Sınıfta yalnızca ben ve bir kız kaldık. Kız beni itekleyip yere düşürdü. Bana yeni alınmış… “Dur!” dedi annem.

 

-Dur! ben söyleyeyim gerisini, siyah renkli, kurşun kalemini aldı. Vermek istemiyordun ama o zorla aldı…

 

-Evet, anne. Ağlamaya başladım, herkes içerdeydi. Öğretmen dâhil tüm öğrenciler, ağlamama gülüyordu. Çok utanmıştım. Onların dilinde ağlamamıştım anne, bilmedikleri bir dilde ağlamıştım.

 

Ablamı yine ağlama tuttu. Ablamla beraber annem de ağlamaya başlayınca, babam noktayı koydu.

 

-Susun hanımlar susun! Susun da neler olduğunu anlayalım.

 

Annem şaşkınlıkla babama dönüp,

 

-Bey! Kızımız, benim on yaşındayken yaşadıklarımı gördü, yaşadı. Anlattığı kız çocuğu bendim. Kendimi, kendi dilimde ifade edemeyince farklı bir dilde ağlamıştım. Öğretmen ve tüm sınıf bana gülünce, kızımın ağladığı gibi ağlamıştım. Bize neler oluyor anlamıyorum, bu nasıl bir ruh halidir? Çocuklarımız nasıl olur da geçmişimize gidebiliyor, unuttuklarımızı yaşıyorlar? Bu bir hastalık mı yoksa?

 

Karavanımıza garip bir sessizlik çöktü. Babamın ağladığını ilk kez o gün görmüştüm. Nereye, niçin gittiğimizi demediği yere doğru yol aldıkça başkalaşıyorduk adeta. Bana kalırsa bütün bu olup bitenleri babam biliyor, anlıyor ama susuyordu…

 

Günler sonra omzumdaki yara izi dışında neredeyse her şeyi unutmuş yine günlük yaşantımıza koyulmuştuk. Eski coşkumuza, haylazlıklarımıza dönmüştük ama çözemediğim, içimi kemiren bir şey vardı…

 

Bir gün bir kasabada durak aldık. Babamın gençlik arkadaşlarından birinin evinde konakladık. Bizi çok iyi karşılayan ev halkının aynı zamanda şaşkın bakışları beni huzursuz etmişti. Babam ile arkadaşı büyük salonun bir köşesinde oturmuş fısıltı halinde konuşuyorlardı. Ev sahibi olan Sinan Amca, babama,

 

-Bunun bir çaresi yok muydu peki? Diye sordu.

 

Babamsa üzgün bir ses tonuyla,

 

-Yok dediler. Ne yaptımsa nereye götürdüysem yok dediler.

 

Konuşma esnasında oturduğumuz yere bakışlar fırlatan babamın, konuşmalarını duymamızı istemediği her halinden belliydi. İçimi büyük bir kuşku sardı. Huzursuzluk tüm bedenimi etkisi altına almış, titremeye başlamıştım. Başım ağrıyor, vücudumun soğuduğunu hissediyordum. Gözlerimi açtığımda alnımda buz gibi ıslak bir havlu vardı. Annemim hıçkırıklarla ağladığını duyuyordum. Bu baygın halimin üzerinden saatler geçmiş. Tüm aileyi telaşa sokmuştum. Kendime geldiğimde daha iyiydim. Geceyi bu kasabada geçirmek zorunda kaldık.

 

Ertesi gün her şey yolundaydı. Yaban ağaçlarının sağlı sollu yolumuzu kuşattığı, bol yeşillikli bir dağa tırmanıyorduk. Şimdi de inişe geçen karavanı babam, bir lokantanın önüne park etmişti. Bu görkemli lokantanın yemek tezgâhında çeşit çeşit yemekler, salatalar, tatlılar diziliydi. Elimizdeki yemek tepsisini gönlümüzce doldurmuştuk. Bahçede, havuz kenarında bir masaya oturduk.

 

Bir yandan yemeğimi yiyor bir yandan da aile fertlerinin yüzlerini inceliyordum. Babamın saçları kar beyazıydı. Yüzündeki birkaç kırışıklık olmazsa genç bir görünüme sahipti. Yemeğini dalgınca yiyordu. Aklından bir şeyler geçtiği belliydi. Belki de bizi götüreceği yerin zamanını, güzergâhını ya da maliyetini hesaplıyordu. Annemin yüzü biraz solgundu. Anlaşılan dünkü rahatsızlığım, O’nu hem üzdü, hem de yordu. Ağabeyim ve ablam, yedikleri yemeğin keyfine varmaya çalışıyorlardı. Babamın tembihlediği gibi yemeği yavaş yavaş, tadına vararak, ne yediklerini hissederek yiyorlardı. Keyifli yemeğimizin ardından, tatlı ve çay derken babam kalkış zilini çaldı.

 

-Hadi çocuklar, şimdi sizi doğduğum köye götüreceğim. Köyüm oldukça güzel bir yerdir. Yeşilliği, suyu, havasıyla minik bir cennete benzer. Dedenizi de görmüş olursunuz. Oradan da yurt dışına çıkarız. Yolumuz üzerinde görebileceğimiz, gidebileceğimiz her yere gideriz. Düşüncelerimizi paylaşırız, günlüğünüze notlar düşmeyi unutmayın, tamam mı?

 

Hepimiz bir ağızdan gülerek;

 

-Tamam, dedik.

 

Yaklaşık iki aydır çıktığımız bu yolculuk, arada yaşadığımız bir iki tatsızlık hariç hepimizin hoşuna gitmişti. Karavanda müzik dinleme, kitap okuma, televizyon izleme, sohbet etme saatlerimiz vardı. Arada günlüklerimizi birbirimize okuyor, gülüyor bazen de yazdıklarımızla alay ediyorduk…

 

Annem yanıma uzanmış, saçımı okşuyor, bir taraftan öpüyor, bir taraftan da tatlı bir sesle şarkılar söylüyordu. Ağabeyim ve ablam uykuya geçmişlerdi. Benimse kafamda babamla Sinan Amca’nın konuşmaları, babamın üzgün ve ürkekçe bana fırlattığı o bakış vardı. Babam bir şeyler gizliyordu. Hem de benimle ilgili bir şey, bu kesindi. Onda bir çaresizlik seziyordum. Birlikte şehir hastanelerini ve doktorlarını az dolaşmadık. Belki de beni yurt dışında bir hastaneye götürüyordur diye düşünürken, ağabeyimin uyurken, “hayır hayır, baba, babaaa!” diye, attığı çığlıkla herkes yerinden fırladı. Anlaşılan kâbus görüyordu. Babamın acı fren yapıp yanımıza gelmesi saniyeler almıştı. Ağabeyim, gözünü fal taşı gibi açmış, babama bakıyordu. Tüm ısrarlarımıza rağmen tek kelime konuşmuyordu. Ağzı kilitlenmişti adeta. Korku dolu gözlerle kuru kuru yutkunuyor, babamdan gözlerini ayırmıyordu.

 

-Oğlum, güzel oğlum ne oldu, rüya mı gördün, kâbus mu, neden konuşmuyorsun?”

 

Uzun uğraşlarımız sonunda, konuşmaya başlayan ağabeyim, babamın yanında yolculuğa devam etmek istediğini söyledi…

 

Annemin ağlaması bitmiyordu, bir türlü susturamıyorduk.

 

-Neler oluyor anlamıyorum oğlum. Senin gördüğün rüya, omzundaki köpek ısırığı, kızımın çocuk gibi ağlaması, ağabeyinin çığlıklarla uykudan uyanması, ardından ısrarla susması? Ne anlama geliyor bütün bunlar anlamıyorum…

 

-Geçecek bütün bunlar; ağlama anne, lütfen ağlama, bizi de üzüyorsun” diye annemi zorla susmaya ikna ettik.

 

Nihayet babamın doğduğu köye, dedemlerin evine gelmiştik. Köy gerçekten çok güzeldi. Dedem seksen yaşını geçmesine rağmen çok dinç, konuşmayı çok seven ve muhabbet dolu bir insandı. Dedemlerde üç gün kaldık. Yol yorgunu olduğumuzdan, köyden ayrılmak istemiyorduk. Ancak babamın, “gidiyoruz!” deme zamanı gelmişti. Eşyalarımızı toparlayıp karavana geçtik. Dedemlerde kaldığımız sürece ağabeyim günlüğüne bir şeyler yazdı durdu. Çığlıklarla uyandığı günü günlüğüne yazdığını umut ettiğimden, günlüğünü okumayı kafama koymuştum. Nihayet yine bir gece yol alırken herkesin uyuduğu bir saatte ağabeyimin günlüğünü açıp okuma fırsatı buldum. Gerçekten de aradığımı bulmuştum. “Evimizdeydik, bir gece babamın ‘hayır, hayır oğlum!’ diye uyandığını gördüm. Rüyamda babamın gördüğü rüyayı gördüm; küçük kardeşim Arda’nın gözle görülür bir şekilde kafası büyüyordu. Arda’nın gözleri, ağzı, burnu büyüyordu. Babam rüyasında kucağında taşıdığı Arda’yı, beyaz önlüklü insanlara uzatıyordu. Uzatırken gözlerinden yağmur gibi yaşlar akıyordu. Beyaz önlüklü adamlar Arda’yı alıp bir odaya geçtiler ve demir kapıyı küt diye kapattılar. Kapının önünde uzun süre beklemeye dayanamayan babam, demir kapıyı yumruklamaya başladı. Babamın rüyasının içi seslerle doluydu. Derken kapı açıldı, içerden çıkan adamların hepsi bu kez siyah önlüklüydüler. Arda ise arkalarında beyaz bir önlükle duruyordu. Babam Arda’ya doğru, ‘Oğlum!’ deyip koşmaya başladı. O’nu kucağına alır ama kucağında sadece boş ve beyaz önlüğü görür. Babam rüyasından, ‘hayır hayır, oğlum!’ diye uyandı. Bense, “hayır baba!” diye uyanmıştım. Uyandığımda ağzım kilitlenmişti adeta. Zaten bu muammalı yolculuğumuzu anlamış değildim. Babama sormam gereken çok soru vardı, bu yüzden babamın yanında yolculuğa devam etmek istedim. Babama rüyamı anlattığımda, babam hüngür hüngür ağladı. Gözünden sicim gibi yaş akıyordu. Rüyamda rüyasını gördüğüm babam, rüyanın aynısını aylar önce gördüğünü itiraf etti. Arda’nın beyninde oluşan ve gittikçe büyüyen tümöre doktorlar, olumsuz raporlar vermişti. Sevgili kardeşimin ölümüne dört beş ay kalmıştı. Benim biricik kardeşim ölecekti. Olamaz Allah’ım! Babam kardeşimin kalan zamanını, bizimle beraber onu gezdirerek, yedirip içirerek mutlu etmeye çalışıyordu. Annemin ve babamın sırları buydu. O çaresiz iki insanın yapmaya çalıştıkları, dört beş ayı beraber dolu dolu geçirmekti. Ne büyük bir acıydı bu!

 

Okuduklarıma inanamadım. Ölecek miydim? Henüz on iki yaşındaydım, aman Allah’ım! Ölemezdim! Bu ani ve acı şok beni çılgına çevirdi adeta. Nasıl bağırdığımı, yerimden fırlayıp direksiyonda duran babamın üzerine nasıl atladığımı, direksiyona, el frenine nasıl asıldığımı hatırlamıyorum bile. Virajı dönmekte olan babamın tüm dikkatini kaçırmaya sebep olduğumu, karavanın devrilip şarampole yuvarlanmasını, o çıldırma anımı ve vicdan acısını hayatım boyunca unutmadım, unutamadım!

 

Gözümü açtığımda bir hastane odasındaydım. Dedem başucumdaydı. Ağlamaktan gözleri şişen dedeme babamı, annemi, ağabeyimi, ablamı sordum.

 

-Neredeler dede, neredeler, ne oldu onlara?

 

Hıçkırıklar içindeki dedem bana cevap veremiyordu.

 

-Öldüler mi yoksa? Doğru söyle bana!

 

Beni sakinleştirmeye çalışan doktorlara sordum.

 

-Sizler söyleyin bana, ne oldu onlara? Ne olur söyleyin!

 

-Sakin ol oğlum, sabırlı ol lütfen!

 

Sabırlı mı ol? Allah’ım nasıl sabırlı olacağım? Anlamıştım, tüm ailemin ölümüne sebep olmuştum. Hepsinin ama hepsinin! Beni günlerce uyuttular. Kendime geldiğim vakit yapayalnızdım artık. Bu olayın üzerinden koca yirmi yıl geçti, tam olarak yirmi yıl ve ben, ne sebep olduğum o korkunç kazada, ne de teşhisi yanlış konulan kahrolası o tümörden ölmüştüm. Keşke ölmüş olsaydım.

 

Bir günlük ki hayatımıza sebep oldu. Aile yadigârıdır diye başucumdan hiç ayırmadım. Günlükleri elime her alışımda beynimde tümör oluşur,  şarampole yuvarlanırım ama ölmem…

 

Leyla Mihrinaz Engin

Mayıs/2014

Elimdeki çubukla toprağa resimler çizip duruyordum. Ağabeyimi arkama alarak, çizdiğim resimleri bozmasını engelliyordum. Ben, toprağa evler çizdikçe benden dört yaş büyük olan ağabeyim çizdiğim evleri, ağaçları ayaklarıyla haylazca bozuyordu.

Yorumlar

Yorum Gönder

 

Son Yorumlar

Sukran Cetinkaya

(Bu Sen Değilsin)

Sen ask abidesisin gercekten ...

Nurullah ULUTAŞ

(Bu Sen Değilsin)

Güzel yürekli ...

Aynur Engin

(Bu Sen Değilsin)

Şiirane dökülen ...

Seval serttaş

(Bu Sen Değilsin)

Yıllarca şiir okuyan ve de ...

Hamide ulutaş

(Kadın ve Dize / Şiir - İngilizce (Çeviride))

Yüzlerce kitap okudum leyla ...

Tweeter

Facebook

Leyla Mihrinaz Engin: Harf harf hece hece kelime kelime yanmak gerek...

ÇAĞDAŞ MEDYA | Basın | Yayın | Reklamcılık |